GİRİŞİMCİLİĞİN TARİHÇESİ

2011-02-28 16:15:00

 

·         İnsanoğlunun tarihin ilk yıllarından bu yana yaşamak ve ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı her faaliyet aslında basitce girişim olarak nitelendirilebilir. Avcılık, çiftçilik, hayvancılık, ticaret vb gibi her türlü faaliyet tarihin ilk dönemlerinden beri insanoğlunun girişimci olduğunu ortaya koyuyor. Öyleyse her insan öyle veya böyle girişimci görünüyor. Hatta geçmişteki atalarımız bizlerden daha girişimciydiler. Risk konusunda hayatlarını ortaya koyabiliyorlardı, sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için. İlkel insan, bugün girişimciliğin tanımlarında ortaya konulan tüm özellikleri içinde barındırmaktaydı. Risk alıyorlardı, yenilik yapıyorlardı, yaşamlarını ortaya koyuyorlardı, fakat yaptıkları tüm bu faaliyetlerin tek amacı hayatlarını devam ettirebilmekti.

Beyaz insanın yeni kıtaya çıkışında iki kültürün karşılaşmasıyla ortaya çıkan bu farklılık oldukça net bir şekilde gözlenmiştir. Batılı insan doymuyor hep daha fazlasını istiyordu. Oysa kızılderililer, sadece hayatlarını devam ettirebilmek için ve yeterincesini alıyorlardı doğadan. Batılı insanın gereğinden fazlasını alması ve bunu olabildiğince biriktirmesi, modern ekonomi ve yaşam biçimini ortaya çıkarmıştır; "Kapitalizm".

Weber'e göre; bilim doğuda da var olmuştur, üretim, ticaret iş örgütleri, gibi bir çok unsur dünyanın bir çok yerinde farklı zamanlarda var olmuş ve olmaya da devam edecektir. Ancak bu kurumların hiçbiri batı'daki düzeyine gelememiştir. Bu farklılık Batı kültürünün ve insan değerlerinin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Max Weber beyaz insanın bu farklı özelliğini ise Protestan Çalışma ahlakına bağlamaktadır. Öyleyse günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkan girişimciliğin miladını Rönesans olarak belirlemek doğru olacaktır. Dinde reform hareketiyle başlayan bu yeni dönemle birlikte yeni bir sınıf ortaya çıkmıştır; "Burjuva". Kentlerde yerleşen ve ticaret yapan bu sınıf, Avrupa'nın yeni dinamiği olmuştur. Burjuva'yla birlikte Avrupa'da başlayan iç mücadele günümüz dünyasının kavramlarının ve düzeninin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Avrupa'daki bu ilk girişimciler ticaretten kazandıklarıyla güçlenmişler, güçlendikçe siyasi alanda hak kazanmışlar ve kazandıkları haklarla kendileri için daha elverişli bir Avrupa oluşturmuşlardır. Böylece sınırlar yeniden çizilmiş, siyasi sistemler değişmiş, kazanmak ve daha çok kazanarak belirli sınırlar içinde zenginliği artırmak Avrupa'nın temeli olmuştur.

Avrupa'daki sınırları belirlenmiş ülkeler arasındaki bu kıyasıya rekabet ile bir dizi teknik gelişmeler yaşanmıştır. Sanayi inkılabının başladığı ilk ülke olan İngiltere'de 1760 yılında James Watt buhar makinesini icat etti. Böylece sanayide önemli bir gelişme olarak insan gücünün yerini makine aldı. Bunu yine İngiltere'de 1777'de Hargrave'in iplik bükme makinesini, 1786'da da Cartwright'in dokuma makinesini insanlığın hizmetine sokmaları takip etti. Bu yeni buluşlar sayesinde tekstil üretiminde büyük artışlar oldu. Nitekim İngiltere'nin 1782 yılında 11.280 olan ham ipek ithalatı, 1820 yılında %1200 artışla 144.818 tona ulaşmıştır. Bu artış daha sonraki yıllarda da devam ederek 1860'lı yılların başında 5.000.000 ton olmuştur.

Sanayi devrimiyle birlikte İngiltere başta olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde liberal düşüncenin teşekkül etmeye başladığı, milliyetçi monarşilerin kurularak merkantilist bir politika takip ettikleri görülmektedir. İzlenen merkantilist siyasetin bir neticesi olarak, orta çağın küçük pazarlarının yerini büyük pazarlar almış, kurulan büyük ve modern orduların ihtiyacını karşılamak üzere savaş sanayii teşekkül etmiş ve ticari hayata bir takım yenilikler getirilmiştir. Bu çerçevede, üretim ve ihracat teşvik edilerek yeni pazarlar aranmış, hammadde ihracatına ve mamul mal girdisine bir takım tahditler konulmuş ve büyük ticaret kumpanyaları kurulmuştur.

Bu mücadelede başarıya ulaşmak ise ekonomilerin yeni Pazar ve hammadde bulabilme kabiliyetlerine bağlıdır. Emperyalizm sayesinde bu gelişmeler Avrupayla sınırlı kalmayarak neredeyse tüm dünyayı bu oyunun bir parçası haline getirmiştir. Emperyalist Avrupa devletlerini merkez, diğer ülkeleri ise çevre olarak nitelendireceğimiz yeni bir dünya oluşmuştur.

Çevreleşme sadece ekonomik yollardan gerçekleşmiyordu, siyaset ve savaş da bu yolda sıkça başvurulan bir çözümdü 1800lü yılların başında Hindistan, dünyanın en önemli tekstil üreticisi ve ihracatçısı durumundaydı. 1813 yılında Hint pamukları ve ipeklileri İngiliz kumaşlarından %50 - %60 oranında daha ucuzdu. Fakat o tarihten sonra Hint pazarı İngiliz sermayesi tarafından fethedilecektir. Bu fethetme ekonomik yoldan değil (Hindistanda maliyet çok daha ucuz olduğundan, tek başına bir ekonomik fetih olanaksızdı) savaş ve siyaset yoluyla gerçekleşti. Fetihten sonra İngiltere ekonomik baskıyı uygulamaya başlar.

İngiltereye giden Hint kumaşlarından yüksek vergi alınmaya başlandı. İlk dönemde kumaş fiyatının %70i ile %80i oranında, daha sonraları %20si oranında,Hindistana giren İngiliz kumaşlarından az vergi alındı, %3 ile %4 oranında, İngiliz ihracatının %25i Hindistana yapılıyordu.Hindistanda tekstil sanayisi yıkılmaya başladı. Pamuk tarlalarının hayatlarını sürdürebilmeleri ise, ham pamuğun İngiltereye ihraç edilmesi yüzündendir. Böylece Hint ekonomisinde Avrupanın aksine hareket oluştu. Emekçiler şehirleri terk edip kırlara dönüyordu ve açlık yerleşiyordu.

Kapitalist yayılma sonucu işlerinden olan Hintli zanaatkarlar için, İngiltere ve Batı Avrupanınkinden farklı bir durum ortaya çıkmıştı. Batıda fabrika sanayi geleneksel sanayi yıktığında, açığa çıkan emek, gelişen fabrika sanayine kaydırılabilmişti. Oysa Hindistan gibi çevre ülkelerde böyle bir durum söz konusu değildi. Mülksüzleşen eski zanaatkarlar şimdi kırlara, tarım sektörüne dönmek zorundaydılar. Böylece, İngilterenin sanayileşmesi ve kentleşmesinin çevrede doğurduğu karşıt sonuç, sanayisizleşmek ve şehirsizleşmek olmuştur. Kapitalizm ile karşılaşan ekonomilerde kendi kendine yeten ve iç ihtiyaçlar çerçevesinde üretim yapan tarım, monoprodüksiyona geçiyor ve toprakların büyük çoğunluğu Batıdaki fabrikalara gerekli hammaddeleri üretir hale getiriliyordu. Ayrıca ülke içindeki küçük sanayi ve el sanatları üretimi ise ucuz sanayi malları karşısında yıkılıyor ve neredeyse bir çok bölgede şehir hayatını sona erdirecek şekilde tarıma göçlere ve işsizliğe neden oluyordu.

Çevreleşme süreci, her bölgede benzer ama farklı sonuçlar doğurmuştur. Merkezin etkisine karşı çevrenin gösterdiği tepkilerin çeşitliliği farklı çevreleşme süreçlerinin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Resmi Sömürgelerin en önemli özelliği, sömürgeci devletin çevreleşme sürecine daha kolay müdahale edebilmesi ve başka yerlere oranla çok daha dolaysız bir biçimde ekonomi dışı araçlara, örneğin zora başvurabilmesiydi. Sömürge yönetimlerinin temel amacı, metropol ülkedeki egemen çıkarlara en uygun üretim kalıplarını gerçekleştirmek idi. Bu da sömürgeyi birincil mallar ihraç eden ve metropol ülkenin mamul mallarını ithal eden bir ülke durumuna dönüştürmek demekti. Yerel koşulların elverdiği ölçüde, metropol ülkeden göç eden beyaz nüfusun sömürgede yerleşmesi teşvik ediliyordu. Nihayet sömürge yönetiminin masraflarının karşılanması için konan bir dizi vergi ile sömürgenin dış borçlarının ödenmesinde gösterilen titizlik, merkez ülkeye büyük miktarlarda artı-değer aktarılmasını sağlıyordu.

İkinci olarak; biçimsel siyasal bağımsızlığa sahip olmakla birlikte, bir emperyalist devletin etki alanında bulunan ve onun gayrı resmi imparatorluğuna dahil olan çevre ülkeleri olarak nitelendirilen çevre ülkeleridir. Değişim alanından başlayacak olursak, bu durum dış ticaretin ve yabancı sermaye yatırımlarının yalnızca bir merkez ülkesinin denetimi altında olması demektir. Bu koşullar emperyalist devletin çevreleşme sürecine doğrudan müdahale etmesine daha az olanak tanıyor gibi gözükse de, çoğu durumda, çevre ülkesindeki egemen sınıflar ittifakının çıkarları ile metropol ülkedeki egemen çıkarlar genel bir uyum içindeydi. Burada, siyasal iktidarın, ticaret sermayesi ile ihracata yönelen büyük toprak sahipleri ittifakının elinde olduğu Orta ve Güney Amerika ülkeleri kastedilmektedir.

Üçüncü kategori ise emperyalistler arası rekabet koşullarında çevreleşme, 19. yüzyılda Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğu'nun durumlarına, gayrı resmi imparatorluk kategorisinden çok daha fazla uymaktadır. Üçüncüyü ikinciden ayıran en önemli özellik, emperyalistler arası rekabet koşulları ile görece güçlü bir merkezi devletin bir arada bulunmasıdır. Bu bölgelerde merkez bürokrasi ile dünya ekonomisiyle kendi çıkarları doğrultusunda bütünleşmeden yana olan toplumsal sınıflar, yani tüccarlar ve ihracata yönelik büyük toprak sahipleri arasında bir çelişki görülmektedir. 19. yüzyıl boyunca bu mücadelede merkezi bürokrasi ağır basmıştır. Bu koşullarda, merkez ülkelerinin devletleri ve sermayedarları, çevreleşme sürecini dünya ekonomisiyle hızlı bütünleşmeden yana olan, ancak siyasal güçleri sınırlı toplumsal sınıflarla ittifaka giderek değil, merkezi bürokrasiyle adım adım uzlaşarak yürütmek zorunda kalmışlardır. Çok sık rastlanan bir süreç, bir emperyalist devletin, kısa vadeli siyasi, askeri ya da mali destek karşılığında merkezi bürokrasiden ticari ayrıcalıklar veya büyük bir yatırım projesini gerçekleştirmek için ödünler koparmasıydı. Böylece aralanan kapıdan kısa zamanda diğer emperyalist devletler de giriyorlardı.

Bu yeni düzenle merkez emperyalist ülkeler gelişirken bu gelişmeye uygun ve onların istekleri ve çıkarları doğrultusunda diğer ülkeleri de yeniden yapılandırdılar. Geçmişin kendi kendine yeten ve genellikle kısa mesafeler arasındaki ticaretle varolan ekonomileri bu savaşta yenik düşürüldüler. Bunun nedeni ise ekonomilerinin bu yeni girişimcilik anlayışından çok uzak olmaları idi. Osmanlı ekonomisinde ülke dışı ile ticaret %3 civarında idi. Genellikle yakın çevrelerle ticaret yapılan, Pazar üretimi kısıtlı olan küçük köylülüğe dayalı bir ekonomik yapı hakimdi. Sanayi ise, küçük ölçekli el üretimine dayalı idi. Sanayi üretiminde hakim olan lonca sistemi kapitalizmden son derece uzak bir mantıkla çalışıyordu.

Kızılderililerin beyaz insanı anlamadığı gibi osmanlı esnafının da Batılıları anlaması oldukça zordu. Loncalarda, kimin ne kadar, nasıl üreteceği belirlendiği gibi piyasaya girmek de sınırlı idi. Kimin dükkan açacağına dahi lonca karar verir, esnaflar arasında sıyrılmaya çalışan ve daha fazla üretim yapmak isteyen ise dışlanırdı. Bu şartlar altında Osmanlı sanayisinin varolması mümkün değildi. Osmanlı 19. yüzyıl boyunca bu yeni mantığı anlamaya çalışmış kendini bu sisteme entegre etmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Önceleri eğitimle Batı yakalanmaya çalışılmış, sanayi destekleri verilmiş, yerli bir müteşebbis sınıfı oluşturulmak amacıyla çeşitli politikalar uygulanmıştır.

Aynı uğraş 20 nci yüzyıla da damgasını vurmuş ve 21 inci yüzyılda da en önemli hedef olarak gündemimizde yer almaktadır. Batı'nın üstünlüğü bu sistemde ortaya çıkmış, dünyanın geri kalan bölgelerindekine kıyasla farklı bir değer yargısının ürünü olmuştur.

Girişimcilik ruhunun en önemli unsuru ve ana dinamiği sürekli kazanma isteği ve kararlılığıdır. Dünyanın diğer bölgelerinde olmayan işte bu saiktir. Geri kalmış ülkelerde, girişimcilik sefaletten kurtulma ve bir mecburiyet olarak görülmektedir. Biraz çaba ile belirli yerlere gelen işletme sahibinin amacı gerçekleşmiş olur. İşletmesini daha ileri götürme arzusu artık yok olur ve elindekini idare etmek arzusu baskın çıkar. Zaten kıt olan sermaye ile de geldiği yerde kalabilmesi çok da zor değildir. Sığ olan piyasada varlığını sürdürürken işletmeden uzak diğer amaçlar daha baskın çıkmaya başlar. Siyaset ve cemiyetçilikle desteklenen girişimcilik, bu aşamadan sonra daha az riskli ve karlıdır. Artık devletten nemalanarak daha da büyüyen girişimci için ithalatçılık ve montaja dayalı sanayi ve tekelcilik daha rasyonel alanlar olmaktadır. Girişimciliğin önündeki engel işte bu alandır. Kısa vadede amaçlarına ulaşan işadamı için yenilikçilik ve dünya piyasalarında rekabet artık çok uzaktır. Dünya çapında bir markanın yaratılamaması, hala geri kalmışlıktan kurtulunamaması işte bu yüzdendir. Ekonomik alanda büyüme ve kalkınma sağlanmakta ancak geri kalmışlık devam etmektedir. Gelişmişlerle olan fark korunmakta veya daha da açılmaktadır. Türkiye, kalkınmasını ve dünya piyasasından aldığı payı kendi dinamikleriyle değil, uluslar arası işbölümünün kendisine sunduklarıyla belirlemektedir. Girişimci yetiştirmek veya daha fazla işyeri açmak tabii ki bir her ekonomi için çok önemlidir, ancak öncelikli olarak yapılması gereken; işletmelerin devamlılığını sağlamak, girişimcinin sadece girişimcilikteki başarılarıyla kazanç sağlaması ve sürekli kazanmak zorunda kaldığı bir ekonomik yapının sağlanmasındadır.

3509
0
0
Yorum Yaz